21. yüzyılın stratejik geçitleri artık yalnızca Süveyş, Hürmüz ve Malakka Boğazı gibi görünür su yollarıyla sınırlı değil. Deniz tabanına döşenen fiber optik kablolar, ekonomiyi, finansal işlemleri, uluslararası iletişimi, bulut bilişimi, askeri koordinasyonu ve yapay zeka çağının veri ihtiyacını taşıyan görünmez damarlar olarak yeni bir jeopolitik alan oluşturuyor.
Bu kablolar, dijital çağın sinir ağı niteliğindedir. Bu ağdaki bir kesinti, yalnızca internet hızını düşürmekle kalmaz; piyasaları geciktirebilir, banka işlemlerini aksatabilir, devletler arası iletişimi zayıflatabilir ve askeri haberleşme hatlarını zorlayabilir. Bu durum, küresel düzenin işleyişini doğrudan etkilemektedir.
Deniz tabanındaki bu rekabet, yalnızca sabotaj ihtimaliyle sınırlı değildir. Kabloların üretimi, döşenmesi, hangi kıyılara ulaştığı, bakımının hangi şirketlerce yapıldığı ve arıza durumunda kimlerin müdahil olduğu gibi faktörler, krizin kaderini belirlemektedir. Bir ülkenin verisinin rakip bir tedarik ağından geçmesi veya bakım için uluslararası şirketlere bağımlı kalınması, stratejik bir kırılganlık yaratmaktadır. Dijital egemenlik, veriye sahip olmanın yanı sıra, verinin geçtiği yolu, bu yolu döşeyen aktörleri ve onarım süreçlerini kontrol etmeyi gerektirir.
ABD ile Çin arasındaki rekabet, denizaltı kabloları üzerinden de kendini göstermektedir. Bu alanda Google, Meta, Amazon ve Microsoft gibi teknoloji devleri, veri güzergahlarını inşa eden ve kıtalar arası haritalar çizen altyapı sağlayıcıları konumundadır. SubCom, ASN, NEC ve HMN Tech gibi üretici firmalar da bu yeni dijital haritanın teknik omurgasını oluşturmaktadır.
Çin, bu alanda kablo döşeyen, finanse eden, düşük maliyetli tekliflerle pazara giren ve Dijital İpek Yolu üzerinden bir bağımlılık ağı oluşturan bir güç olarak öne çıkmaktadır. HMN Tech etrafındaki tartışmalar ve SEA-ME-WE-6 gibi projelerdeki güvenlik endişeleri, en ucuz teklifin her zaman tercih edilmediğini göstermektedir. Kablo ihalelerinde artık asıl soru, kimin veri güzergahına uzun vadeli bir bağımlılık yerleştireceğidir.
Rusya'nın rolü ise farklı bir boyut katmaktadır. Çin'in kurucu ve finanse edici rolünün aksine, Rusya bu alanda haritalama, inceleme, baskı kurma ve kesinti ihtimalini masada tutan bir güç olarak görülmektedir. Yantar ve Losharik gibi platformlar, deniz tabanının yalnızca mühendislik sahası değil, aynı zamanda donanmaların ve istihbarat örgütlerinin de faaliyet alanı olduğunu ortaya koymaktadır. Moskova'nın Batı kadar denizaltı kablolarına bağımlı olmaması, karşı tarafın bağımlı olduğu hatları daha rahat tehdit etmesine olanak tanımaktadır.
Bu alandaki savaşın biçimi de değişmektedir. Gürültülü işgal ve açık saldırı yerine, düşük görünürlüklü baskı, faili tespit edilmesi zor faaliyetler, gemi hareketleri, kablo haritalama ve kriz anlarında kullanılmak üzere teknik güç bulundurma gibi yöntemler ön plana çıkmaktadır. Gri alan siyasetinin temelinde, kaza ile kasıt arasındaki çizgiyi belirsiz tutarak korku üretmek ve her kesintiyi üstlenmeden karşı tarafın zihnini meşgul etmek yatmaktadır. Deniz tabanındaki mücadele, genellikle patlamayla değil, şüpheyle başlamaktadır.
Avrupa, bu gerçekle geç tanışmıştır. Nord Stream patlamaları, Balticconnector Olayı ve Kasım 2024'te yaşanan veri kablosu hasarları, enerji güvenliğinin ardından veri güvenliğini de Avrupa'nın gündeminin merkezine taşımıştır. NATO'nun Baltic Sentry faaliyetini başlatması ve AB'nin Cable Security Action Plan belgesi, bu konuya yönelik askeri ve kurumsal tedbirlerin alındığını göstermektedir.
Tayvan örneğinde olduğu gibi, kabloların yalnızca teknik altyapı değil, aynı zamanda toplumsal dayanıklılık ve siyasi güven meselesi olduğu görülmektedir. Çin'in baskısı altındaki Tayvan için Matsu Adaları çevresindeki kesintiler ve Pasifik hatlarındaki hasarlar, kablo sorunlarının veri akışından çok daha geniş krizlere yol açabileceğini ortaya koymaktadır.